Günaydın

Üye Girişi
 
 
 
Skip Navigation Links : Cerrahi Üniteler : Genel Cerrahi
Skip Navigation Links
Ana Sayfa
KurumsalExpand Kurumsal
KadromuzExpand Kadromuz
Estetik ve GüzellikExpand Estetik ve Güzellik
Dahili ÜnitelerExpand Dahili Üniteler
Cerrahi ÜnitelerExpand Cerrahi Üniteler
Yoğun BakımExpand Yoğun Bakım
Check-UpExpand Check-Up
Acil Servis ve Ambulans
İletişimExpand İletişim
 

 

              

                                 

 
Doğum Tarihi :1972
Doğum Yeri :Mersin
Mezuniyet : İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi 1989
İhtisas: İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi
Görev : 28.07.2004 tarihinden itibaren Özel Ataköy Hastanesi'nde görev yapmaktadır..

 

    Op. Dr. Alparslan   SAÇIKARA

Genel Cerrahi Uzm.

 
 

GENEL CERRAHi

          Hastanemizin Genel Cerrahi bölümünde safra kesesinin  taşlı, iltihaplı ve diğer sebeplerebağlı hastalıkların  ilaçla tedavisi yapılmaktadır. Ameliyat gereken durumlarda kapalı ( laporoskopik) yöntem ile   oprerasyonlar başarıyla yapılmaktadır. Tiroid bezinin iyi huylu  büyümelerinin (guatr) ve kötü huylu tümörlerinin gerektiğinde ameliyat ile tedavisi gerçekleştirilmektedir. Sindirim sisteminde  yemek borusuna (özefagus) ait iltihabi, tümöral ve  daraltıcı hastalıklar (yemek borusu kanseri, reflü ve akalazya gibi) ile mide ve oniki parmak bağırsağı  (duodenum) ülserleri, kanserleri gerek ilaçlı gerekse cerrahi yöntemlerle tedavi edilebilmektedir. İnce bağırsak (iltihabi ve tümöral) apandisit, kalın bağırsak hastalıkları (itihapları ve kanserleri ile diğer hastalıkları)  teşhis edilip cerrahi tedavileri başarıyla gerçekleştirilmektedir. Basur (hemoroit) hastalığının, eğer hastalık erken dönemdeyse lazer (infrared koagülasyon), bantla boğma (lastik bant logasyon) ve ilaç enjeksiyonu (skleroterapi) yöntemleriyle tedavisi yapılırken geç dönemlerde yine cerrahi yolla tedavisi mümkün olabilmektedir. Kasıkta ve vücudun diğer taraflarında görülen fıtıkların tamiri, kıl dönmesinin tedavisi ve ciltte görülen  çeşitli kitlelerin estetik olarak alınması işlemleri gerçekleştirilmektedir. Modern teknolojiyle, steril ortamda  ister lokal, ister genel anestezi ile   ağrısız estetik sünnet yapılmaktadır.

ENDOSKOPİ

Endoskopi, sindirim sistemine ait yemek borusu, mide ve barsakların iç yüzünün gelişmiş optik cihazlar ile ekrana yansıtılarak gözlenmesi işlemidir.Endoskopi genel bir terimdir ve herhangi bir içi boş organın iç yüzünün görüntülenmesi anlamına gelir.Eğer incelenecek organ mide ise gastroskopi (Gastro= mide,skopi =gözlenmesi),kalın barsak ise kolonoskopi (Kolon=kalın barsak,skopi=gözlenmesi),yemek borusu ise özefagoskopi,oniki parmak barsağı ise düodenoskopi ismini almaktadır.Yemek borusu,mide ve oniki parmak barsağı genellikle beraber incelendiği için bu işleme, özefagogastroduodenoskopi veya sindirim sisteminin üst kısmına ait organlar oldukları için üst GİS (Gastroİntestinal Sistem=Sindirim sistemi) endoskopisi denilmektedir.Aslında bu optik cihazlar ile sadece sindirim sistemine ait organlar görüntülenmemekte aynı zamanda ürologlar tarafından mesane (sistoskopi),genel cerrahlar tarafından karnın içi (Laparoskopi) veya göğüs cerrahları tarafından göğsün içi (Torakoskopi) de görüntülenmektedir.Son yıllarda geliştirilen uygun aletler ile organlar sadece gözlenmemekte aynı zamanda bazı ameliyatlarda yapılmaktadır.Örneğin safra kesesinin laparoskopik olarak çıkarılması veya kalın barsaktaki polip denilen oluşumların çıkarılması en sık yapılan endoskopik girişimlerden bazılarıdır.
Endoskopi ile organların iç yüzü görülebildiğine göre bu organların içi ile ilgili olduğu düşünülen şikayetlerde işlem gerçekleştirilir. Örneğin yemek yerken yutulan gıdanın göğüste takılması yemek borusunda bir çeşit hastalığa bağlı tıkanmayı düşündürdüğü için yemek borusunun gözlenmesi (Özefagoskopi) gerekir.Veya yenilen gıdaların bir süre sonra karında şişlik yaparak kusulması,yemekten sonra mideye ait olan bölgenin ağrıması ve kanamaya bağlı olarak siyah dışkılama gibi şikayetler hep bir mide-oniki parmak barsak hastalığına işaret ettiği için gastroduodenoskopi (mide-oniki parmak barsağının gözlenmesi) yapılmasını gerektirir.Aynı şekilde makatdan kan gelmesi,büyük abdest alışkanlığının değişmesi,kronik ishal veya uzun süren karın ağrısı kalın barsaklarda bir hastalığı düşündürebileceği için kolonoskopi yapılmasını gerektirir.
Sindirim sistemine ait olan organların endoskopik tetkiki için bazı hazırlıklar gereklidir.Midenin iç kısmının görülebilmesi için ortalama 6-8 saat açlık gerekmektedir.Yoksa midedeki gıda artıkları incelemeyi olanaksız kılar.Hatta midede tıkanması olan hastalarda bu süre daha uzun tutulabilir veya midenin yıkanması bile gerekebilir.Kalın barsak incelenirken boşaltım işlemi çeşitli ishal yapıcı ilaçlar ile gerçekleştirilmektedir.Kalın barsağın hazırlanması işlemi temelde aynı olsa da kolonoskopi işleminin yapılacağı merkeze göre bazı farklılıklar içerir.Kimi merkezler hazırlığı 1 günde yaparken diğerleri 2 güne yaymakta veya birisi A ilacını kullanırken başkası B ilacını kullanabilir.
Son yıllarda sağlanan gelişmeler ile endoskopi aletleri daha fonksiyonel,esnek ve ince hale getirilmişlerdir.Endoskopi merkezimizde mideye bakılırken oldukça ince esnek bir alet kullanmaktayız ve ayrıca hastanın hem boğazını bir sprey ile uyuşturmaktayız hem damardan uyuşturucu etkisi olan bir ilaç yaparak anestezi sağlamaktayız.Kolonoskopi yapılırken anestezi ilaçları daha yüksek dozlarda verilmekte ve yanısıra ağrı kesici ve barsak spazmını giderici ilaçlar kullanılmaktadır.Hastanın işlem boyunca solunum ve nabzı monitör ile takip edilmektedir.Gastroskopi işlemi ortalama 5 dk ,kolonoskopi ise 30 dk kadar sürmektedir. Her hastaya resimli rapor verilmekle birlikte yapılan işlem arzu edilirce CD’ ye kaydedilmektedir.İşlem tamamlandıktan sonra gözlem amacıyla gastroskopi hastaları ortalama 30 dk, kolonoskopi hastaları ise 1-1.5 saat kadar yatırılmaktadır.
Endoskopik işlemler genellikle güvenle gerçekleştirilseler de gerek hastaların diğer hastalıkları nedeniyle gerekse verilen anestezik maddelere karşı gelişebilecek yan etkiler dolayısı ile bazen istenmeyen problemler ile karşılaşılabilmektedir. Hastanemizde bulunan yoğun bakım ünitesi ve diğer uzman doktorlarımız bu tür sorunlara anında müdahale imkanı vermekte ve hasta güvenliğini arttırmaktadır.

MEME KANSERİ

Meme kanseri kadında yaşamı tehdit eden önemli hastalıkların başında gelmektedir. Kadınlarda en sık görülen kanser tipidir ve kansere bağlı ölüm sıralamasında akciger kanserinden sonra ikinci sırada gelmektedir. Bir çalısmaya göre doğumdan 110 yasına kadar yaşayan bir kadında meme kanseri gelişme riski %10 civarında bulunmuştur. Yine bu süre içerisinde meme kanserinden ölüm riski %3,6 olarak tespit edilmiştir. Meme kanseri yaşla birlikte artış göstermektedir. Menopozdan önce az görülürken menopozdan sonra özellikle 50’li – 60’li yaşlarda daha sık görülmektedir. 35 yaşındaki bir kadının önündeki 20 yıl içerisinde meme kanserine yakalanma ihtimali %3 civarında iken 50 yaşındaki bir kadının yakalanma ihtimali ise %6 civarındadır. Üükemizde her yıl yaklaşık 30.000 kadına meme kanseri teşhisi konulmaktadır.
Diğer bir çok kanser tipinde olduğu gibi meme kanserinin de ortaya çıkış nedenini bilemiyoruz. Değişik tipleri olan meme kanserinin büyük çoğunluğu memedeki süt bezlerini ve kanallarını oluşturan hücrelerden kaynaklanmaktadır. Bu hücreler kontrolsüz olarak bölünüp çoğalmaya başlayarak memede bir kitle oluşturmakta ve sonrada vücudun diğer kısımlarına yayılmaktadır.
Bazı kadınlarda diğerlerine oranla meme kanseri riski fazladır.

Meme kanserinde riski etkileyen faktörlerin bazıları şunlardır;

• Genetik ve Ailesel Faktörler; Batılı kadınlarda Asyalı kadınlara göre meme kanseri daha sık görülmektedir. Yine meme kanserli kadınların bayan akrabaları da daha yüksek bir riske sahiptir. şöyle ki meme kanserli kadınların annelerinde normal nüfusa göre 2 kat, kiz kardesleri ise 2,5 kat daha fazla meme kanseri görülür. Son yıllarda yapılan çaıismalar meme kanseriyle ilgili oldugu düsünülen bazı genlerin (BRCA 1, BRCA 2 genleri) bulunmasini sağlamıştır.
• Yaş; Meme kanseri gelişimindeki en önemli risk faktörü yaştır. İleri yaşlarda özellikle menopozdan sonra meme kanseri daha sık görülmektedir. 30–34 yaş aralıgına kıyasla 65–69 yaş aralıgında meme kanseri gelişme riski 17 kat daha fazladır.
• Virüsler; Virüslerin hayvanlarda ve insanlarda birçok kanser tipine yol açtıgı bilinmektedir (Örnegin Hepatit B virüsünün karaciğer kanserine yol açması gibi). Meme kanserinin olası viral nedenleri arasında fare meme tümörü virüsü üzerinde özel bir ilgiyle durulmaktadır. Ama henüz yeterli çalısmalar yapılmamıstıir.
• Dogum Kontrol Hapları; Meme kanserinde rolü tartışmalıdır. Birçok çalışma kanser riskini arttırdığı yönündedir.
Menopozda Hormon Tedavisi; Menopoz süresince verilen hormon tedavileri meme kanser riskini az da olsa arttırmasına rağmen sağladıkları faydalar göz önüne alındıgında kullanılmalarının iyi olduğu düsünülmektedir.
• Dogum; Geç doğum yapanlarda (>30 yaş) veya hiç doğum yapmayanlarda meme kanseri riski erken doğum yapanlara göre 2–3 kat daha fazladır.
• Emzirme; Meme kanseri riskini azalttığını gösteren çalişmalar varsa da, hiç bir etkisinin olmaıiğını gösteren çalışmalar da vardır.
• Adet Süresi; Erken yaşta adet görüp (<12 yaş) geç menopoza girenlerde (>55 yaş) meme kanseri riskinin daha fazla olduğu gösterilmiştir.

Meme Kanseri Nasıl Teşhis Edilir;

Meme kanserinin en sık görülen belirtisi ağrısız kitlelerin hissedilmesidir. Ancak %10 kadar hastada da kitle olmadan sadece ağrı şikayeti görülmektedir. Bazı hastalar memelerinde şişi fark etmelerine rağmen fazla şikayetleri olmadığı için hekime müracaat etmezler. Erken tanı konamayan bu hastalarda hastalık ilerler ve tedavi için çok kıymetli olan bir süre boş yere harcanır. Halbuki erken bir evrede teshis edilen meme kanserli hastalarda iyileşme ve kanserden kurtulma oranı oldukça yüksektir. Son yıllarda Amerika ve İngiltere gibi ülkelerde meme kanseri görülme sıklığında artiş olmasına rağmen meme kanserinden ölüm oranlarında bir azalma görülmüştür. Bunun nedeni bu topluluklarda kadınların konunun önemini kavramiş olması ve daha erken evrelerde hekime başvurmalarıdır. Ülkemizde meme kanseri teşhisi konulan kadınların %70-80’i kendileri gögüslerinde bir şişlik fark ederek doktora müracaat etmektedirler. Diğerlerine ise teşhis başka nedenle yapılan rutin fizik muayene ve tetkikler sonucunda konulmaktadır. Normal bir göğüste kitlenin fark edilebilmesi için bu kitlelerin ortalama 1 cm’nin üzerinde bir çapa sahip olması gerekmektedir. Hekimler için bile durum böyleyken hastalar daha büyük çaptaki kitleleri fark edebilmektedirler. Aslında teşhisteki amaç daha ele kitle gelmeden milimetrik boyuttaki kanserin mammografiyle saptanmasıdır. Çünkü ancak bu durumda hastaların büyük bir çoğunluğu sadece göğüslerinin bir kısmını kaybederek tamamen iyileşebilmektedir.
Tanı gecikmesine yol açan faktörlerin başında kültür eksikliği gelmektedir. Bu kadınlar memelerindeki bir şişliğin önemini kavrayamamakta ve ancak memelerindeki şiş çok büyük boyutlara ulaşıp deriyi tahriş etmeye başladığında hekime başvurmaktadır. Tanıyı geciktiren ikinci önemli faktör ise memesindeki şişliği fark eden kadının, doktorun kendilerinde kötü bir hastalik olduğunu söyleyeceğinden korkmalarıdır. Bu çok yanlış bir düsüncedir. Çünkü kötü bir hastalik mevcutsa bir an evvel tedavisi yapılmalıdır. Her gün korku ve endişe içerisinde yasamaktansa kesin bir sonuca ulaşmasi, en iyi ve doğru yoldur. Bazi hastalarinda çogu meme hastaliginda gögüslerinin alinacagindan korkarlar. Halbuki iyi huylu meme hastalıklarında memenin alınması söz konusu olmadıgı gibi her meme kanseri olgusunda da meme tamamen alınmaz, memeyi koruyan ameliyatlar uygulanabilir. Yine bazı hastalar ise çevrenin etkisiyle veya utanıp çekindiklerinden doktora gitmekten korkarlar. Fakat çok defa hastalıgın ilerlemesi ve başka yerlere de yayılmasıyla bu çekingenliklerini hayatlariyla ödeyebilirler. Bazı kadınlar ise kocalarıyla olan duygusal ve cinsel ilişkilerinin bozulacağindan korkarak memelerinde anormal bir durum olduğunu söylemezler. Bu gibi durumlarda kocalarin anlayış göstermeleri ve eşlerine her konuda destek olmaları gerekir. Ülkemizde teşhisin gecikmesine yol açan bir diğer neden ise ekonomik koşullardır. Parasal sorunlar bazı fakir hastaların hekime hemen başvurmalarını engellemektedir.
Eğer kadınlar kendi kendilerini periyodik olarak muayene ederlerse ve 40 yaşından itibaren yılda bir kez doktor kontrolüne gidip mammografi ve gerekiyorsa ultrason yaptırırlarsa meme kanserine karşı tedbirlerini almış olurlar. Böylece kanser olsalar bile çok büyük oranda erken teşhis edileceği için ufak tefek fedakarlıklarla bu hastalıktan kurtulmaları mümkün olabilecektir.

Kadinlarin Kendi Memelerini Muayene Etmeleri;

Teşhis için çok önemli ve basit bir yöntemdir. 20 yaşından büyük kadınlar memelerini her ay muayene etmelidir. Bunun için en uygun zaman adet bitiminden sonraki 2. ve 3. günlerdir. Bu günlerde memelerdeki şişme ve hassasiyet en azdır. Menopoza girmiş kadınlar ise muayene için her ayın ilk günü gibi bir günü rastgele seçebilirler. Bu muayenede önce iyi aydınlatılmış bir odada belden yukarısnı gösteren bir ayna karşısında durulur ve memeler gözlenir. Önce eller iki yandayken gözlenir, sonra kollar yukarı kaldırılır ve eller başın arkasına doğru bastırılıp göğüs kaslarının kasılması sağlanarak gözlenir. Sonra eller kalçalara sıkıca bastırılarak omuzlar ve dirsekler öne doğru alınarak memeler aynadan gözlenir. Bu gözleme sürecinde her iki memenin büyüklükleri arasında dikkati çeken bir fark olup olmadığına, memenin dış hatlarında bir bozulma olup olmadığına, bir şişliğin varlığına, meme cildindeki kızarıklık ve morluklara, derideki çekinti ve çöküntülere ve yaralara dikkat edilir. Ayrıca meme başlarından akıntiı gelip gelmediğine, meme başlarında içeri çekilme olup olmadığına, kabuklanmaya ve meme başlarının yönüne dikkat edilir. Gözle yapılan muayeneden sonra sıra elle yapılan muayeneye gelir. Bu muayene banyoda duş altında yapılabilir. Zira parmaklar ıslak ve sabunlu bir cilt üzerinde kolayca kayabilir. Sağ meme sol elle, sol meme sağ elle muayene edilir. Muayene elin işaret, orta ve yüzük parmaklarının iç yüzleri ile meme üzerine kemiğe doğru bastırıp daireler çizerek yavaş bir şekilde yapılır. Tüm memenin muayenesi ile beraber kol yukarı kaldırılıp koltuk altıda mutlaka kontrol edilmelidir. Elle muayenede bir şişlik olup olmadığı, varsa bu şişliğin boyutu sertliği ve yerinden oynayıp oynamadıgı tespit edilir. Daha sonra sırt üstü yatırılır ve muayene edilecek tarafin omzunun altına bir yastık veya katlanmış bir havlu konulur. O tarafin kolu başın altına konur ve yine aynı parmaklarla meme, kemiğin üzerine bastırılarak ( parmakların arasında sıkmadan) dairesel hareketlerle koltuk altı da dahil olmak üzere muayene edilir.

Mammografi; Mammografi düşük dozajlı bir X isini yardımıyla memenin detaylı görüntüsünün alınması işlemidir. İşlem yapılırken meme iki levha arasında sıkıstırılıp düzleştirilir ve memenin üstünden düşük yogunluklu X isini verilerek altindaki film kasetine görüntüsü kaydedilir. Bu işlemde kullanılan X isini miktari oldukça düsüktür ve hiçbir yan etkisi yoktur. Mammografi asla kansere yol açmaz. Yapılması da kolay olduğu için meme kanseri taramasinda kullanılacak en uygun yöntemdir. Yapılan bir çalışma 50 yaşın üzerindeki kadınlarda bulunan kitlelerin %85-90’ının hissedilebilir büyüklüğe ulaşmadan 2 yıl kadar önce mammografi ile belirlenebileceğini tahmin etmektedir. Bu çalışma da mammografinin erken teşhisteki rolünü göstermektedir. 40 yaşından sonra her bayan yılda bir kez mammografi çektirmelidir. Mammografi, kanseri %85–90 oranında saptar. Mammografi ile yapılan bu taramalar sayesinde kanserden ölüm oranlari %30–60 azalmıstır. Düzenli mammografi çekiminin sonlandırılacağı yaşkesin olarak belirlenmese de, 70 yaşin üzerinde marjinal bir fayda sağlamadığı bildirilmistir.

Ultrasonografi; Meme kanserinin tanısında son 10 yıldır popülarite kazanmıstır. Tek başına kullanımı kanser teşhisinde uygun bulunmamaktadır. Bazı yoğun memelerde mamografiyi tamamlayıcı bir yöntem olarak faydalanilmaktadır. Yine memenin iyi huylu kitlelerinin değerlendirilmesinde basit ve kolay uygulanabilir bir yöntemdir.
Bunlarin dışında meme hastalıklarının tanısında daha az kullanılan manyetik rezonans, sintimammografi, galaktografi ve pnömokistografi gibi yöntemler de mevcuttur.

Biopsiler; Yukarıda sayılan teşhis yöntemleri kanserin tanısını %100 koyduran yöntemler degildir. Memede oluşan kitlelerin kesin tanısı ancak biopsiler ile olur. Biopsinin amacı kitleden çesitli büyüklüklerde parçalar alarak bu kitlenin histolojik yapısını mikroskop altında değerlendirmektir. Değisik teknikler tanımlanmıstır. En kolayı bir iğne ile kitlenin içine girilip buradan alınan hücrelerin incelenmesi olan “İnce İğne Aspirasyon Biopsisi” işlemidir. Bunun dısında özel bir iğne ile kitleye girilerek 1-2mm’lik bir doku parçasının çıkarıldığı “Core Biopsiler” vardır. Son olarak da kitlenin üzerinden anestezi altinda bir kesik yaparak kitlenin bir kısmının çıkarıldığı “İnsizyonel Biopsiler” veya hepsinin çIkarıldıgı “Eksizyonel Biopsi” teknikleri mevcuttur. Hangi tekniğin seçileceğine tüm bulgularınızı değerlendiren doktorunuz karar verecektir.

Meme Kanserinin Tedavisi;

Meme kanserini, tedavisi ile ilgili kararları hasta ve doktoru birlikte alır. Çünkü aynı etkinliğe sahip değişik tedavi seçenekleri mevcuttur. Bunun için hastanın hastalıg ve tedavisi hakkinda bilinçli olması gerekir. Ayrıca hastalıkları hakkında bilgi sahibi olan hastalar bakımlarına daha çok dikkat ederler, fiziksel ve ruhsal olarak kendilerini daha iyi hissederler. Hastalar şunu bilmelidirler ki meme kanseri iyileşebilen bir hastalıktır ve bir genelleme yapacak olursak günümüzde meme kanserine yakalanan kadınlarin ortalama yarısı bu hastalıktan kurtulur. Eğer hastalar daha önce bahsettigimiz erken teshis için gerekli önerileri izlerse ve teşhis erken konulursa kanserden iyileşme ihtimali %90’lara çıkar. Hatta meme kanseri başka organlara yayılan kadınların bile pek çoğu yaşamlarında bazı değişiklikler yapmakla beraber normal bir aile ve iş yaşamını sürdürebilir.
Meme kanserindeki tedavi tiplerini yerel ve sistemik tedaviler olmak üzere iki ana baslıkta toplayabiliriz. Yerel tedavi sadece kitlenin olduğu bölgeye yapılan ameliyat ve ışın tedavisidir. Sistemik tedaviler ise tüm vücuda yapılan kemoterapi ve hormon tedavisidir. Bu tedavi seçenekleri değişik biçimlerde kullanilabilir.
Meme kanseri tek tip bir hastalık değildir. Onun için her hastaya aynı tedavi biçimi uygulanmaz. Tedavi biçimini belirleyen en önemli etken kitlenin büyüklüğü ve koltuk altına veya vücudun başka bir yerine yayılım olup olmadığıdir. Meme kanserinin yayılırken ilk durağı genellikle kitlenin oldugu taraftaki koltuk altı bezeleridir. Zaten bundan dolayı muayenede memeler ile beraber mutlaka koltuk altına da bakılmaldır.
Meme kanserinin tedavisi bir ekip işidir. Bu ekibin en aktif ve önemli üyesi hastadır. Ülkemizde meme kanseri ameliyatlarını Genel Cerrahi Uzmanlari yaparken, ışın tedavisini radyasyon onkologları gerçekleştirmekte ve kemoterapi ile diğer sistemik tedavileri medikal onkologlar uygulamaktadır. Simdi bu tedavi biçimlerini tek tek gözden geçirelim.

Ameliyat;
Meme kanserinde genellikle iki tip ameliyat uygulanmaktadIr. Birincisi sadece kitlenin ve bir miktar çevre dokunun birlikte çıkarıldığı meme bütünlüğünü koruyan ameliyatlardır. Her iki ameliyat tipinde de aynı zamanda koltuk alti bezeleri de temizlenmektedir. Yalnız meme koruyucu ameliyat yaptıktan sonra geride kalan memeye arkada kalabilecek tümör hücreleri açısından ışın tedavisi yapmak şarttır. Hangi ameliyat tipinin uygulanacağına hastalığın evresine de bakarak doktorla beraber hasta karar verir. Erken teşhis edilen meme kanserinde genellikle meme koruyucu operasyonlar yapılabilirken, geç teşhis edilenlerde memenin tamamı alınmaktadır.
Koltuk altı bezelerinin de temizlenmesinin amacı sadece oradaki var olabilecek hastalıklı dokuyu uzaklaştırmak değil, aynı zamanda hastalığın evresini anlamak ve ameliyat sonrası tedavileri buna göre planlamaktır. Hastalığın ilerde nasıl bir süreç izleyeceginin en önemli göstergesi koltuk altındaki bezelerin tutulup tutulmamasıdır.
Koltuk altı bezlerin alınmasi o kolun lenfatik akımını bozacağı için bu kolda meydana gelebilecek yaralanmalardan daha kolay mikrop kapılabilir. Bu nedenle;
• Bulaşık ve çamaşırda sert yakıcı deterjan kullanılmaz.
• Tırnak etrafindaki şeytantırnağı koparılmaz ve o ele manikür yaptırılmaz.
• Bu koldan kan alınmaz, aşı ve iğne yaptırılmaz ve tansiyon bile ölçtürülmezı.
• Yaralanmaya yol açabilecek tarzda saat, yüzük ve bilezik kullanılmaz.
• Sıkı kollu lastikli giyecekler giyilmez.
• Banyo sırasında o kola kese yapılmaz.

Radyoterapi (Isin tedavisi);
Gamma ışını, X ışını, elektron gibi ışın türlerini kullanarak bazı hastalıkların, özellikle kötü huylu tümörlerin tedavi edilmesine radyoterapi (ışın tedavisi veya şua tedavisi de denir) denilmektedir. Bu tür ışınlar normal röntgen filmi çekilirken kullanılan ışınlara çok benzer ve dolayısıyla uygulanmaları esnasıunda ağrı olusturmaları söz konusu degildir. Bu ışınlar tümör hücrelerinin çoğalmasını ve dolayısıyla tümörün büyümesini engeller. Meme kanserinde isin tedavisi, ameliyat sonrası göğüste, göğüs duvarında veya koltuk altında kalmış olabilecek kanser hücrelerini öldürmekte kullanabilecegi gibi, ameliyat öncesinde tümörün boyutlarını küçültmek amacıyla da kullanılabilir. Radyoterapi ümitsiz vakalarda uygulanan son çare degildir. Birçok tümörü iyileştirebildiği gibi, daha önce bahsettigimiz üzere erken evrede yakalanıp da meme koruyucu cerrahi yapılmış kanser vakalarında tam şifayiı sağlamak amacıyla yapılan tedavinin bir bölümünü oluşturur.

Kemoterapi;
Kemoterapi ilaç tedavisi demektir. Meme kanseri tedavisinde cerrahi ve radyoterapi ile birlikte hastalığın değışik aşamalarında kullanılır. Ameliyattan önce veya ameliyat sırasında memedeki tümörden lenf bezlerine veya kan damarlarına kaçan hücreler gözle görünmez veya mikroskopla saptanmayabilir. Bu hücreler karaciğer, akciğer, kemik, beyin gibi organlara gidip yerleşerek zamanla oralarda çoğalırlar ve haftalar, aylar hatta yıllar sonra fark edilebilecek büyüklüğe gelirler. Kemoterapi bu hücrelerin büyüyüp yayılmadan öldürülmesini sağlar. Ayrıca yineleme ve yayılma durumlarında da yine kemoterapiden faydalanilir. Meme tümörlerinde genellikle ameliyat sonrası 3 haftada bir 4–6 kez yapılır. Tümörün tipine ve evresine göre değişik kemoterapi ilaçlari tek tek veya birlikte kullanılir. Tüm bu tedavi sürecini medikal onkologlar yönetir. İlaçlar serumla birlikte damardan verilir ve çogunlukla hastanede kalınmayı gerektirmez. Saç dökülmesi, bulantı, kusma, mide yanması, ağızda yaralar, cilt kuruluğu gibi yan etkiler ortaya çıkabilir. Bunların çogundan koruyabilecek ilaçlar mevcuttur. Kemoterapi alırken kesinlikle hamile kalınmamalıdır.

Hormon Tedavisi;
Hormon doğal olarak vücutta üretilen, hücrelerin işlevlerini yapmalarını düzenleyen maddelerdir. Kadınlık hormonlariı en çok yumurtalıklardan üretilir. Meme tümörü ile kadının hormonal durumu arasında bir ilişki vardır. Kadınlık hormonu olan östrojen meme kanseri hücrelerinin çoğunu besler ve onlari uyarır. Operasyon sonrası yapılan patolojik incelemeyle kanserin östrojene karsı duyarlı olup olmadığı saptanabilir. Önceleri östrojenin bu etkisini engellemek için yumurtalıklar çıkarılırdı. Günümüzde östrojenin etkilerini engelleyen ilaçlar geliştirilmiştir. Bu amaçla en yaygın olarak kullanılan ilaçlar tamoksifendir. Günde 2 kez olmak üzere yıllarca kullanılabilir. Hastalığın tekrarlama ihtimalini yarı yaıiya azaltır. Bu çok önemli tedavi edici etkisinin yanında nadiren ortaya ıikan ciddi yan etkilerin varlığı önemsenmemesi gereken düzeydedir.

 SAFRA KESESİ TAŞLARI

Safra kesesi taşları, batı toplumlarında  görülmekte olup, oluşma sıklığı yaşla artmaktadır. 40 yaşın üzerinde, şişmanlık, yüksek kalorili ve kolesterol yönünden zengin diyet ile beslenme, safra kesesinde kolesterol yoğunluğunu artırarak, taş oluşumunu kolaylaştırmaktadır.Aynı şekilde, kanın vücutta aşırı yıkımına yol açan bazı hastalıklarda safra kesesinde taş yapmaktadır. Safra kesesi taşlarının çoğunluğu (% 80 kadarı), herhangi bir belirti vermez. Çoğu kez başka sebeplerle yapılan incelemeler esnasında tesadüfen saptanırlar. Herhangi bir şikayet yapmayan bu taşların tedavisine gerek yoktur. Ancak belirtiler ortaya çıkarsa tedavisi şarttır. Safra kesesi taşlarının tedavisinde ameliyat dışında, taşların eritilmesi veya kırılması gibi yöntemler kullanılmışsa da sonuçlar pek iyi olmamıştır. Bundan dolayı şikayete yol açan safra kesesi taşlarının tek tedavisi ameliyat ile safra kesesinin alınmasıdır. Safra kesesi ameliyatı açık ve kapalı (laporoskopik) yöntemlerle yapılmaktadır. Günümüzde safra kesesinin kapalı ameliyatı, engel bir durum yoksa (karın bölgesinde önceden geçirilen ameliyatlar gibi),  tercih edilen bir  yöntem olmuştur. Kapalı ameliyatlarda, boyutları 0,5 cm ve 1cm arasında değişen dört delikten  kamera ve diğer çalışma aletleri girilerek, monitörden takip edilmek suretiyle, safra kesesi çıkarılmaktadır. Böylece hastanın karnında çok küçük kesikler olduğu için ameliyat sonrası dönem daha rahat geçmekte, hasta hastaneden daha çabuk taburcu olabilmekte ve ameliyata bağlı, karın içinde yapışıklık olma ihtimali daha az olmaktadır. Safra kesesinin alınması  tıpkı apandisit de olduğu gibi  vücutta herhangi bir eksikliğe sebep olmamakta ve hasta, 2 hafta ile 2 ay arasında  değişen adaptasyon döneminden sonra eski beslenme şekline dönebilmektedir.

                      HEMOROİD (BASUR)

 

          Hemoroid; makat bölgesinde ağrı, kanama, kaşıntı ve şişlik ile kendini gösteren bir hastalıktır. Toplumda oldukça sık rastlanılan hemoroid (basur) hastalığının tedavisi, bulunduğu evreye göre yapılmaktadır.Toplam dört evresi olup, hastalığın başlangıç dönemleri olan birinci, ikinci ve üçüncü evrelerinde ameliyatsız yöntemler ile (halk arasında lazerde denilen  “infrared koagülasyon”), band ligasyon (hemoroidin lastik bir bantla boğulması) ve skleroterapi (hemoroidin içine ilaç verilmesi) yöntemleri kullanılmaktadır. Hastalığın evresi ilerledikçe, ameliyatsız yöntemlerinde başarı oranının düşmesine rağmen etkin tedavi ile % 90 – 95 oranında başarı sağlanabilmektedir. Ancak tedaviye, son evre olan dördüncü evrede başlanması halinde ameliyat kaçınılmaz bir durum olmaktradır.

 KİST DERMOİD SAKRAL (KIL DÖNMESİ)

Genellikle genç erkek ve kadınların kuyruk sokumunda yerleşen  bu hastalık kendini bu bölgedeki akıntı, şişlik ve özellikle otururken görülen ağrı ile göstermektedir. İlk teşhis çoğu kez bu bölgede abse ile beraber şiddetli ağrı ve ateşin görülmesiyle konulmaktadır. Çok ağrısı olmayan hastalarda kuyruk sokumunda orta hatta içinden kıl çıkan küçük deliklerin görülmesi teşhis için yeterlidir. İlaçlı tedavisi günümüzde mümkün olmayan bu hastalık çeşitli cerrahi yöntemlerden birisinin gecikmeden uygulanmasıyla tedavi edilebilmektedir.

PERİANAL FİSTÜL

          Fistül iki ayrı deliği olan anormal bir bağlantıdır. Makat bölgesindeki fistüllerde açıklığın biri makat  içerisinde, diğeri ise dışarıda deride olmakta ve bu iki açıklık arasında tüp şeklinde  bir bağlantı olmaktadır. Hastalık bazen iç çamaşırları kirleten bir akıntı şeklinde olabildiği gibi, bazen de makat bölgesinde apseye yol açarak anlaşılmaktadır. Fistüller içerde ki açıklığın makata  uzaklığına göre  basit veya kompleks olarak ayrılmaktadır. Fistüllerin  % 90 – 95 ‘i basit fistüldür.Tedavisi cerrahidir. Operasyonla bu iki açıklık arasındaki  tüp  kazınır. Yara kendiliğinden iyileşir.

FITIKLAR

          Fıtık, iç organlarla  deri arasında bulunan karın duvarının zayıflayarak veya yırtılarak iç organların buradan geçip keseleşmesidir. Karın bölgesinde en sık görülen fıtık, kasık bölgesinde olanlardır.  Bunun dışında göbekten ve eski ameliyat kesiklerinden de fıtık oluşmaktadır. Karın bölgesi fıtıkları doğuştan olabildiği gibi, genetik olarak dokuları zayıf  olanlarda ve ağır iş yapanlarda da gelişebilmektedir. Boğulmamış fıtıklarda iç organlar, fıtık kesesine serbestçe girmekte ve üzerine bastırıldığında  veya kendiliğinden  içeri  itilebilmektedir. Eğer içeri itilemiyorsa  ve ağrılıysa boğulmuş fıtık gelişmiştir ve tedavisi acil ameliyattır. Karın bölgesi fıtıklarının tek tedavisi cerrahidir. Hastanın yaşına, fıtığın büyüklüğüne ve cerrahın deneyimine bağlı olarak, dikişle tamirden,yama  koyarak  tedaviye kadar değişik yöntemler kullanılmaktadır.

 

                                                                                                     GENEL CERRAHİ

                                                                                          Op. Dr. Alparslan   SAÇIKARA

 
     

 
 
 
 
     
  Son Güncelleme Tarihi : 28.07.2010